Alıç Forte, Ginseng Forte, Ginkgo Forte
Kapat!
Zehirleniyoruz?
Toplam 4 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 4 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Zehirleniyoruz?

  1. #1
    admin Çevrimd??? İbrahim GÖKÇEK
    Üyelik tarihi
    Jun 2005
    Mesajlar
    208

    Standart Zehirleniyoruz?

    Zehirleniyoruz? Aspartam, Çay, Kahve, Kola, Fanta Alkol ve Bira ile, Bira ayrıca Kısırlaştırır. Şimdi bunları ele alalım:

    1-) Diyet Meşrubat içindeki 'Aspartam' maddesiyle zehirleniyoruz:

    Türkce sakarin veya diyet (diet) şekeri olarak tanınmakta ve şeker hastaları genelikle şeker yerine kulanmaktadır.Fakat buna ilavetten 100'e yakın yiyecek ve içecekte tatlandırıcı olarak kulanılmaktadı ve bunların başında Kola ve Pepsi gelir.Kola kutularının üzerindeki "soğuk içiniz" yazısı lezzet için yazılmamığı. Aşağıda Diyet Kola hakkında bir yazı var. Olay ABD'de geçiyor. Ancak bildiğiniz gibi Türkiye'de de birçok kişi diyet Pepsi ve diyet Coca Cola içiyor. Siz de içiyorsanız okuduktan sonra fikrinizi değiştireceğinizden eminim. "2001 yılı Ekim ayında kız kardeşim (Dr. Roberts'in kızkardeşi geniş bilgi için: http://www.aspartame.com/ ) çok hastalandı. Mide spazmları vardı, dolaşmakta zorlanıyordu, yürümek ise başlı başına bir sorundu. Sadece yataktan kalkması bile onu tüketiyordu, o kadar çok ağrısı vardı.

    2002 yılı Mart ayında biyopsiler alindi ve 24 değişik ilaç almaya başladı. Doktorlar kendisinde ne olduğunu bulamıyorlardı. O kadar çok ağrısı vardı ve o kadar Hastaydı ki, ölmekte olduğunu biliyordu. Hazırlığa başladı. Evini, banka hesaplarını, yaşam sigortasını ve diğer şeylerini en büyük kızının adına kaydettirdi ve küçük çocuklarının en büyük kızı ile birlikte olmalarını sağladı..Son bir keyif yasamak istiyordu, böylece 22 Mart günü (tekerlekli iskemlede olmak kaydıyla) Florida'ya gitmeyi planladı. 19 Mart günü testlerinin nasıl geçtiğini öğrenmek için kendisini aradım. Testlerde bir şey bulunamadığını, ama kendisinde MS (multiple skleroz) olduğunu düşündüklerini, söyledi. Çok şaşırdım, sonra bir arkadaşımın bana e-mail olarak gönderdiği bir yazıyı hatırladım ve ona sordum:


    "Diyet içecekler içiyor musun?" "Evet" dedi, o anda da bir tanesini açıp içmek üzere olduğunu söyledi, açmamasını ve diyet meşrubat içmemesini söyledim, bahsettiğim yazıyı e-mail ile kendisine gönderdim. Telefon konuşmamızdan 32 saat sonra beni aradı, diyet meşrubat içmeyi bıraktığını ve yürüyebildiğini, merdiven çıkabildiğini ve adale spazmlarının kaybolduğunu söyledi. İyileşmemişti ama kendisini kesinlikle çok daha iyi hissediyordu. Makaleyi doktorlarına göstereceğini ve eve dönünce beni arayacağını söyledi. Beni aradı, doktoru çok etkilenmişti ve diğer MS hastalarını arayarak suni tatlandırıcı (Aspartam) kullanıp kullanmadıklarını soracağını söylemişti. Bir kabuğun içinde diyet meşrubat içindeki 'aspartam' maddesiyle zehirleniyordu ve yavaş yavaş ölüyordu. 22 Mart Florida'ya giderken tek bir hap almıştı -bu da zehirlenmeye karşı olan haptı- iyileşme yolundaydı ve yürüyebiliyordu!!! Tekerlekli iskemle olmaksızın!!! Bu makale hayatini kurtarmıştı.

    Hayat kurtaran makale:
    Etikette "ŞEKERSİZ" yaziyorsa ASLA KULLANMAYI DÜSÜNMEYİN Bİ?LE!!
    NutraSweet', 'equal' ve 'Spoonful' markaları ile pazarlanan "ASPARTAM" hakkında DÜNYA ÇEVRE KONFERANSI'NDA birkaç gün konuşma yaptım. EPA'ya yönelik bir yazıda 2001 yılında Birle?ik Amerika'da multiple sclerosis ve sistemik lupus salgını olduğu, hangi zehrin bunun yaygın hale gelmesine neden olduğunun anlaşılamadığı belirtilmişti. Ben ayağa kalktım ve tam bu konuda bilgi vermek istediğimi söyledim. Aspartam'in neden bu kadar tehlikeli oldu?unu açıklayayım: Bu suni tatlandırıcının ısısı 86ºF (30ºC. 1 Fahrenheit 1.8 Santigrat derece. 32ºF = 0ºC).seviyesine ulaşınca, içindeki metil alkol, formaldehite, sonra da formik aside dönüşüyor, bu da metabolik asidosise yol açıyor.


    Metanol
    Metanol zehirlemesi diğer koşulları açısından multiple sklerosise benziyor. Doktorlar insanlara yanlışlıkla multiple sklerosis teşhisi koyuyor. MS ölüme yol açmazken metanol zehirlemesi öldürücü oluyor! (Şişelerde, kutularda "soğuk içiniz" yazılıdır. Devamı şöyle olmalı idi: "soğuk içmezseniz zehirlenirsiniz.") Sistemik lupus da neredeyse en az multiple sklerosis kadar yaygın hale geldi, özellikle Diet Coke (Coke, Coca Cola'nın tescil edilmiş ikinci adidir) ve Diet Pepsi içenler arasında! Kurban genellikle suçlunun aspartam olduğunu bilmiyor. Kullanmaya devam ediyor, lupus da artık yaşamı tehdit edecek düzeye ulaşıyor. Diyet içecekleri bıraktıktan sonra sistemik lupus hastalarının asistematik hale geldiklerini gördük.


    Aspartam hastası
    Multiple sklerosis
    teşhisi konan hastalarda (aslında bunlar metanol zehirlenmesi hastaları idi) semptomlari çoğu kayboldu. Görüş yeteneğinin geri kazanıldığı ve işitme duyusunun önemli ölçüde iyileştiğini gördük. Bu tinnitus vakalarında da geçerli idi. Bir konuşmamda "Aspartam kullanıyorsanız (NutraSweet, Equal, Spoonful vs.) ve fibromalji, spazmlar, ani ağrılar, bacaklarınızda uyuşma, kramp, vertigo, bulantı, bas ağrıları, tinnitus, eklem ağrısı, depresyon, endişe atakları, bozulan konuşma, bulanık görüş veya hafıza kaybı semptomlarından şikayetçiyseniz muhtemelen aspartam hastasısınızdır. konuşma arasında ayağa kalkan kişiler "Bu semptomlardan bazıları bende de var. Bundan kurtulmak mümkün mü?" diye sordular. Evet!

    Diet Coke ve Diet Pepsi:
    Diyet meşrubat içmezseniz ve gıda etiketlerinde yazılı aspartam kelimesine dikkat ederseniz, evet! Çok ciddi bir sorunla karşı karşıayız. Bir yabancı Bay Espisto'ya (konuşmacılarımdan biri) ve bana geldi ve "Neden bu kadar çok insanin MS derdi olduğunu bana söyleyebilir misiniz?" dedi. Bir hastaneye yaptığımız ziyaret esnasında bir hemşire ağır Diet Coke bağımlısı olan altı arkadaşının tümünde MS sorunu olduğunu söylemişti. Bu tesadüfün ötesinde bir durumdu! Diet Coke ve Diet Pepsi vs. DİYET KOLA BİR DİYET ÜRÜNÜ DEĞİLDİR! Kongre Raporuna göre karbonhidrat birikimine neden oluyor ve sizi şişmanlatıyor. Formaldehit yağ hücrelerinde depolanıyor, özellikle kalça ve basenlerde birikiyor. Dr.Roberts, bir kez bu ürünleri bırakınca ekstra spor vs yapmaksızın deneme süresi içinde 19 kilo kaybeden hastası olduğunu belirtiyor.

    Aspartam:
    Aspartam özellikle şeker hastaları için tehlikeli. Hastalarında retinopati olduğunu düşünen hekimlerle konuştuk, aslında hastalarındaki semptomlarin nedeni aspartamdı. Aspartam kan sekerinin kontrolden çıkmasına yol açıyor. Bu nedenle seker hastası proteinde bulunan diğer amino asitler olmadan aspartik asit ve fenilalanin maddelerinin nörotoksik hale gelmesi nedeniyle hafıza kaybından şikayet ediyor.Aspartik asit ve fenilalanin kan beyin bariyerini aşıyor ve beyin nötronlarını harap ediyor, şeker hastalarında (seker hastası olmayan hastalarda da) çeşitli tipte beyin hasarı, nöbet hali, depresyon, manik depresyon, panik ataklar, öfke ve şiddete neden oluyor. (Körfez Savaşı'nda savaşan kadın ve erkeklerin tükettikleri binlerce Diet Coke ve Diet Pepsi içinde bulunan aspartam iyi bilinen Körfez Savaşı Sendromu'nun nedeni olabilir) (Bu birinci Irak Savaşı.)

    Dr. Roberts:
    Dr. Roberts doğum arızalarına yani gebe kalma ve ilk gebelik döneminde tüketilmesi halinde zeka geriliğine neden olabildiği konusunda uyarıyor. Çocuklar özellikle nörolojik bozukluklar açısından büyük risk taşıyorlar ve NutraSweet (yapay tatlandırıcı) kullanmamaları gerekiyor. NutraSweet'e bağlı olarak çocuklarda görülen nöbet hali ve diğer bozukluklara ilişkin çeşitli vaka bildirebilirim. Maalesef anneleri çocuklarındaki bozukluğun aspartama bağlı olduğu konusunda ikna etmek her zaman kolay olmuyor. Ancak deneme-yanılma metodu ile diğer anneleri çocuklarının sağlığını ellerinde tuttukları konusunda uyarabiliyor.

    Şeker metabolizması:
    Şeker metabolizmasına (ki şeker hastaları için ideal) yardımcı olan ve SUNI TATLANDIRICI OLMAYAN tatlı bir bitki olan Stevia FDA tarafından onaylanan bir diyet ürünüdür. MONSANTO'ya bağlı olduklarından FDA yıllarca bu tatlı gıdayı göz ardı etti. Bu konuda mevcut literatür: EXCITOTOXINS: THE TASTE THAT KILLS (Öldüren Tat) ? Dr. Russell Blayblock (Health Press)1-800-643-2665 ve DEFENCE AGAINST ALZHEIMER'S DISEASE (Alzheimer Hastalığına karşı Savunma ? Dr.. H. J.Roberts. Dr. Roberts ayni zamanda bir diyabet uzmanıdır.

    American College of Physicians Konferansı:
    Bu iki hekim aspartamın öldürücü etkisini gösteren vakaların yer aldığı bir çalışmayı Internette yayınlayacaklar. American College of Physicians Konferansı'na göre "bu ölümcül zehrin neden olduğu nörolojik hastalıklar salgınından bahsediyoruz." Sorun bu: aspartamın 100 farklı üründe bulunduğuna dair Kongre tezleri mevcut. İlk tezden sonra peş peşe iki tez sunuldu, ana bir faydası olmadı. Hiçbir şey yapılmadı.




    İlaç ve kimyasal madde:
    İlaç ve kimyasal madde lobilerinin cepleri çok dolu. Bu madde halen be? binden fazla üründe bulunuyor ve HASTALAR TÜKENİYOR!! aspartamın yaratıcısı olan MONSANTO'nun bunun ne kadar öldürücü olduğunu bildiğinden eminim. Birçok kurulusun yani sıra Amerikan Diyabet Derneği, Amerikan Diyetetik Derneği, Amerikan Tip Fakültesi Konferansı'na fon sağlıyorlar. Bu New York Times gazetesinde yayınlandı, ama bir faydası olmadı. Bu dernekler herhangi bir katkı maddesini tenkit edemiyorlar veya MONSANTO ile bağlantılarını açıklayamıyorlar çünkü gıda sanayinden para alıyorlar ve ürünlerini desteklemek zorundalar.

    Aspartam'ın tehlikeleri:
    Senatör Howard Hetzenbaum tüm bebek, hamileler ve çocukları 'aspartam'ın tehlikeleri hakkında uyaran bir yazı yazdı. Bu yazıda toplumda mevcut sorunlar (nöbet hali, beyin kimyasında meydana gelen değişiklikler, nörolojik ve davranış bozuklukları; semptomlar) hakkında yapılan bağımsız çalışmalar da yer alıyordu. Bu yazı güçlü ilaç ve kimya lobileri tarafından yok edildi, böylece herhangi bir şüphe taşımayan insanlar hastalık ve ölüm karşısında çaresiz kaldılar. Bize bu güzel bilgileri ABD'den gönderen Lale Hanıma teşekkürler.

    2-) ~~~~ Cola ~~~~:

    Bu deneyi evinizde yapabilirsiniz, ancak
    çocuklarınıza okuyun ki gerekli
    önlemleri birlikte alın.

    Sağlıcakla kalın...

    Coca Cola ve Faydaları!!!

    Büyük olasılıkla az sonra okuyacağınız bir çok şeyi
    siz zaten daha önceden biliyordunuz (!)
    ya da bilmeyenler "hadi canım, saçmalık "
    diyeceklerdir.

    Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız, burada
    anlatılanlara inanmadıysanız denemesi bir cola
    parasıdır.

    Yani bir kutu Coca Cola veya Pepsi yeterli

    Gelelim COCA COLA ve PEPSİ ile ne gibi pratik işler yapabileceğinize:
    TUVALETİ TEMİZLEMEK İÇİN:

    Bir kutu kolayı klozetin içine dökünüz. Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit hela başındaki lekeleri yok edecektir.

    KROM TAMPONLARDAKI PAS LEKELERINI YOK ETMEK İÇİN :
    Arabanın tamponunu Coca Cola''ya batırılmış bir sigara paketinin içindeki alüminyum folyosuyla iyice ovunuz.
    Tertemiz olacaktır.

    AKÜ KUTUP BAŞLARINDA ÇAPAĞI TEMİZLEMEK İÇİN :
    Bir kutu kolayı kutup başlarına dokun ve bütün çapak yok olsun.

    PASLANMIŞ BİR CiVATAYI SÖKMEK İÇİN :

    Coca-Colaya batırılmış bir bezi bir kaç dakika paslı cıvatayı uygulayınız. Bir kaç dakika sonra rahatlıkla dönecek ve çıkacaktır.

    ELBİSENİZDEKİ YAĞ LEKESİNİ ÇIKARMAK İÇİN :

    Bir kutu kolayı lekeli giyeceklerin üstüne boşaltın, deterjanı ekleyin ve her zaman yıkadığınız gibi yıkayın. Coca-cola yağ lekelerinin yok olmasına yardım
    edecektir.
    Ayrıca araba ön camlarındaki her türlü kuş pisliği yapışan sinekler veya ağaçlardan dökülen toz , polen, yapışkan maddelerin çıkarılması en iyi madde
    COCA COLA + PEPSI ''dir.

    Haa... isterseniz bu çok kuvvetli temizleyicinin geriye kalanını içersiniz. Bakin bu da bir fayda.

    Fayda ise eğer???

    Peki nedir bu Cola''nin bu kadar etkileyici
    temizliklerde bile kullanılabilmesinin sebebi?
    Coca-Cola ve Pepsi''nin ortalama pH değeri 3.4 dür.

    Bu asidi de dişleri ve kemikleri eritmek için
    yeterlidir.

    Temizliklerde bu kadar etkili olmasının sebebi budur.
    Aslına bakarsanız Cola ile dünyada kimsenin tavsiye edemeyeceği KARBONDİOKSİT içiyoruz.
    Hani şu dışarı atmak için devamlı nefes alıp verdiğimiz, atmak için
    uğraştığımız KARBONDİOKSİT...!

    2001 yılında Delhi Üniversitesinde "kim daha fazla Coca-Cola içecek" diye bir yarışma yapıldığında, sekiz litre Coca-Cola içerek kazanan ve 10 dakika içerisinde herkesin gözü önünde ölen kişinin haberini duymuşsunuzdur . Neden öldü? Çünkü çok fazla karbondioksit almıştı ve kanında yeterli oksijen yoktu.

    Başka bir örnek: Kırılmış dişinizi bir şişe Coca Cola''nin içine koyun ve 10 gün sonra bakın... Diş 10 günde büyük oranda erir. Halbuki dişler ve kemikler
    ölümden sonra bile en fazla dayanabilen
    organlarımızdır ...

    Bir şişe kola içerek midenize ve dişlerinize ve bağırsaklarınıza ne yaptığınızı bir düşünün...

    Peki bunları niye yazdık ve niye herkes okusun istiyoruz?
    Bu Coca-Cola ve Pepsi ile ilgili gönderilen
    yazı; genç bir grubun ortak platformlarda aldıkları bir kararın ürünüdür.
    Bu yazı İnternet üzerinden gönderilerek yayılması amaçlanmıştır.

    Zaten onlar da büyük kartellerden boyalı medyadan ya da yaz eylemcisi kimi sivil toplum örgütlerinden destek beklemiyorlar.

    Yoksa bu tiplere yaptıkları parasal desteği ya da promosyon adı altında verilen "sus" paylarını vermezler.

    Bu kadar zararlı bir içecek nasıl olurda bu kadar bilinçsizce tüketilebilir ve biri Amerikan firması olmak üzere bu şirketler bu kadar kar elde edebilir?
    İşte bu bilinçsizliği önlemek için çevrenize, sevdiklerinize ve özellikle çocuklarınıza bunları anlatın.

    Belki bu kampanya fazla bir ses getirmeyecek olabilir.
    Ama ne kadar kişiye ulaşırsa o kadar büyük etki yapacaktır.

    Destek olmak için yapmanız gereken tek şey; bu yazıyı olabildiğince fazla kişiye ulaştırmak, anlatmak...

    vesselam

    Katki Maddeleri:

    mademki Cola'dan açıldı laf, iş katkı maddeleriyle devam eder aslında;

    PIYASADA SATILAN HAZIR GIDA MADDELERI ÜLKEMIZDE INSAN SAGLIGINI CIDDI BIÇIMDE ETKILEYECEK DERECEDE KATKI MADDELERI IÇERMEKTEDIR. ANCAK BU MADDELER, TÜM ÇABALARA RAGMEN MEDYA ARACILIGI ILE ILAN EDILMEMEKTEDIR. GÜNÜMÜZDE GIDA SEKTÖRÜ BÜYÜK BIR TRÖST HALINI ALMISTIR. ÖRNEGIN, HIÇBIR YAYIN ORGANINDA COCA COLA'NIN ZARARLI OLDUGUNU GÖREMEZSINIZ. ANCAK BIZ TÜKETICILER, AILE FERTLERIMIZI, ÇEVREDEKI ARKADASLARIMIZI HABERDAR EDEREK
    BILINÇLENDIREBILIRIZ. SON YILLARDA KANSER VAKALARININ NEDEN DEVAMLI ARTIS GÖSTERDIGINI HIÇ DÜSÜNDÜNÜZ MÜ? SIZ
    ÇOCUGUNUZUN KANSEROJEN MADDE IÇEREN GIDA ALMASINI ISTER MISINIZ? PEKI, NIYE EVINIZE KETÇAP ALIYORSUNUZ?
    SIZLERE ASAGIDA SUNDUGUMUZ TABLO, ALACAGINIZ HAZIR GIDA MADDELERINDEKI KATKILARLA ILGILI BILGI VERMEKTEDIR.
    SIZIN SAGLINIZ IÇIN: LÜTFEN HER HANGI BIR GIDA MADDESINI SATIN ALMADAN ÖNCE AMBALAJIN ÜZERINI DIKKATLE INCELEYIP KATKI MADDELERINI BELIRLEYINIZ.
    ZARARSIZ KATKILAR
    E100, 103, 104, 105, 111, 121, 122, 126, 130, 132, 140,
    151,152,160,161, 162, 163, 170, 174,175, 180, 181, 200, 201, 202, 203,
    203, 236, 237, 238, 260, 261, 262, 263, 270, 280, 281, 282, 290, 300,
    301, 303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 322, 325, 326, 327, 331, 332,
    333, 334, 336, 337, 382, 400, 401, 402, 403, 404, 405, 406, 408, 410,
    411, 420, 421, 422, 440, 471, 472, 473, 474, 475, 480
    SÜPHELI KATKILAR
    E125, 41, 150, 153, 171, 172, 173, 240, 241, 477, 605 E220, 221, 222, 223, 224, 338, 339, 340, 341, 460, 461, 466, 407 (MIDE VE BAGIRSAK HASTALIKLARI)
    E200 (VÜCUTTAKI VITAMIN B12'YI YOK EDIYOR)
    E250, 251, 320, 321 (KALP HASTALIKLARI, DAMAR SERTLIKLERI VE TIKANIKLIKLARI)
    TEHLIKELI KATKILAR
    E102, 120, E311, 312 (NÖROLOJIK HASTALIKLAR)
    KANSEROJEN KATKILAR
    E102, 110, 123, 124, 131, 142, 210, 211, 213, 214, 215, 216, 217
    ÖRNEGIN E211-SODYUM BENZOAT KETÇAPLARDA BULUNMAKTADIR. E123,110 ABD, INGILTERE, FRANSA, ALMANYA, RUSYA, JAPONYA VE DAHA BIR ÇOK ÜLKEDE YASAKLANMISTIR. FAKAT ÜLKEMIZDE
    RENKLI DRAJE ÇIKOLATALARDA VE KAYMAKLI BISKÜVILERDE KULLANILMAKTADIR.
    EN TEHLIKELI KANSEROJEN KATKI:
    E330 ( NE YAZIK KI BIR ÇOK HAZIR GIDADA KULLANILMAKTADIR.)
    BAZI HAZIR GIDALARDA TESPIT EDILEN KATKI MADDELERI:
    E330 - ÜLKER LÜKS GOFRET, MEYSU (ÖZELLIKLE KAYISI), KNOR DOMATES ÇORBA,TÜM TENEKE KONSERVE VE TURSULAR, 7UP, SCHWEPPES (TÜM
    ÜRÜNLERI), JELIBON, TAMEK YAPRAK SARMA, PIYALE HAZIR ÇORBA, OLIPS)
    E250 - TÜM SOSIS VE SALAMLARDA E300 - FANTA PORTAKAL, CINOMEL
    E320 - ETI PUFY, KNORR ISKEMBE ÇORBA E223 - ÜLKER HAYLAYF, ALBENI
    E322 - ÜLKER ÇOKOKREMTÜM KOLALI IÇECEKLERDE KULLANILAN KATKI MADDELERININ TESPITI IÇIN ANALIZ YAPILMASINA IZIN VERILMEMISTIR

    Yorumlar size kalmış, bu bir üniversite araştırmasından alınmış ve kamuoyu fazla bilgilendirilmemektedir..

    3-) Çay:
    a-) Yeşil Çay

    Araştırmalar;

    Çayın birleşimindeki purinler ilk 2-3 dakikada çözülerek siçak suya geçer, buna purinli çayda denir. veya Japonusulü=Japontarzı çayı=Japon çay'da denir ve 6 dakikadan ihtibaren taninler deme (sıcak suya) geçer ve böylece etki şeklide değişir ve buna Türk usulü veya taninli çayda denir. Almanca tanin karşılığı Gerbstoffdur, yani bu madde ile eskiden tabakhanede deriler tabaklanmıştır. Bu taninin deriyi kurutuğu ve gözenekleriniadeta yağlıboya gibi tıkadığını gösterir.
    A-) Koffein faydalıdır, fakat aşırı olarak alınırsa kadınlarda kısırlığa sebep olduğu yapılan araştırmalarla teesbitedilmiştir. İspanyanın Alicante Üniversitesinden Prof. Dr.F. BOLUMAR'ın 3100 kadın üzerinde yaptığı araştırmada günde 500mg Koffeın alanlarda % 40 'a varan oranda kısırlığa sebep olduğu tesbitedilmiştir. Bir bardak kahvede 130mg koffein, bir bardak çayda 40mg ve bir kutu kolada 50mg koffein içerir. (NH 9.97.518)

    B-) Keşmirde M.A. SİDDİQİ, R. KUMAR, Z. FAZİLİ, B. SPİEGELHALDER ve R. PREUSSMANN'ın kemeler üzerinde çayekstresi ile tedavidenemesi yapmışlar kanserogen ( kanser yapıcı ) olduğunu tesbitetmişlerdir. Çayekstresi hazır lanırken 20g çay 250ml suda 4-5 saat kaynadıktan sonra ekstresi yapılmıştır.(ZP. 4.95.243)

    C-) Denemek için uzun süre (1,5ay) yeşilçay içtim ve Agustosayında dahi üşümeye başladım ve bunun üzerine yeşilçayı papatya veya ıhlamurla karıştırarak içmeye devamettim.

    Kulanılması;a-) Yeşilçay Japon, Çin, Hint veya İngiliz usulü ( purinli çay) demlenerek (2-3 dakika) icilirse; beyindeki dopamin ve serotonin gibi hormanların üretimini (salgılanması) azaltarak insanın aşırı uyuma, depresyon, konzentrasyonzafiyeti ve dalgınlığa karşı kulanılır. Gökçek İksiri daha etkildir.
    b-) Türkusulu (Taninli çay = T-çayı) demlenen çay hangi çay olursa olsun (siyah çay veya yeşil çay) 6 dakikadan fazla demlendiğinden başta; mide;- bağırsaklar;- karaciğer; pankreas ve dalağa zarar verir karında şişkinlik yapar. Mide ve bağırsakmukazasını boyuyarak kurutur ve salğı yapmasını azalır ve sındirim salğılarının kalitesini düşürür. Ayrıca türkler çayı çok şekerli içerken diğer ülkelerde şekersiz veya çok az şekerli çay içilir.


    Açıklama; H.D.Back 40 yıllık bir araştırma ve çalışma sonucu Çinliler tarafından inasanın yüz ve diline bakılarak (Antlitzdıagnostik) yapılan tedavi ve teşhiş üzerine birkaç tane kitap yazmıştır. Bende bu kitaba dayanarak yüzlerce insanın dilini kontrol ettim. Bu kontrolüm sırasında Türklerinin hemen hepsinin dillerinin ortasında geniş vez adar hafif veya derin yırtık şeklinde çizikler vardı. Oysa Pakistanlı, Hindistanlı ve Almanların dillerinin ortasında böyle bir yarık veya çizik yoktu. Dilin ortasında bu çizik veya yarıklar kişide Pankreas zafiyeti olduğunu gösteren işaretlerdir. Buda pankreasın yeterince enzimler ( Lipazlar, Amilazlar, Tripsinler vb. ) salglıyamaması veya kalitesiz oldugundan şişkinlik, nefesdarlıgı ve kalpçarpıntısı gibi rahatsızlıklara neden olabilir. Ayrıca dilin solkenarındaki dişizleri mide ve dalakrahatsızlığı, dilin sağkenarındaki dişizleri karaciğer rahatsızlıklarına işarettir.

    İkinci önemli hata ise çayı şekerli içmek. Bir gün iki gün çay şekerli içilebilir, fakat 30-40 yıl çay şekerli içilirse pankreas iflaseder. pankreas şeker nedeni ile sürekli çok insulin üreterek kişide şişmanlık, yağlanma, artroz, şeker, romatizma, siyatik, başağrısı ve migren gibi hastalıklar ortaya çıkar vede bağırsakmantarları ve bakterileri artar ve azar.

    Ücüncü önemli problem ise siyah çay ve kahve bağırsakların demir minerallerini absorbe edilmesini engelerler. Böylece zamanla kişide demir eksikliği vede neticede kansızlık ortaya çıkar. Kansızlığın önemli bir sebebide çinko ve c-vitamini yetersizliğidir. Bu nedenle gerektiğinde çinko ve c-vitamini alınmalıdır. ÇiNKO bilinen 300 enzimin oluşmasında anahtar rol oynar, şayet çinko yetersizliği söz konusu ise o zaman bir düzine hastalık ortaya çıkar.

    Dördücü olarak sindirim organları normal olarak günde 7-8 litre salğı (Hormonlar, Enzimler, Mideasidi...) üretir ve çay bu salğıların kalitesini düşürür. Türkusulü çay (Taninliçay = T-çay) bu salğıların kalitesini düşürmesi ile sindirim anormalikleri ortaya çıkar. Hücre santralleri olan mitochonrichenler besineri tam olarak yakıp enerjiye çeviremediklerinden aşırı miktarda artık madde (Cüruf) ortaya çıkar ve bu cüruf öncelikle aradokularda ve hürelerarasında yoğunlaşır. Buda hücrelerin şeklini bozulmasına yani sertlşmesine donuklaşmasına ve görevini yapamamalarına neden olur ve neticede astım, allerji, neurodermatoz; baharnezlesi, bağırsak mantarlarına, pişik, romatizma siyatık v.b. hastalıkların ortaza çıkmasına neden olur. Tabiki T-çayı bu hastalıkların oluşmasında tek fakör değildir. Bundan başka çok hızlı yemek yeme, çok yeme ve aşırı hayvansal besinler (et, peynır, yumurta ve bunların mamuleri) yemede ve kimyasal madde çok içeren içecekler ( Cola, Fanta) ve yeyeceklerde (Konserveler) bu zararlı faktörlerdir. T-çayı önce bağırsakları sonra diğer sindirim organlarına, sonra damarlara ve nihayet beyine zarar verirken J-çayı (Japonusulü veya purinliçay zihni açar, konsentraszonu artırır ve hafızayı kuvvetlendirir. Neticede Türkusulü çay zamanla kişide felaketlere sebep olurken Japonusulü çay başarıların anahtarı olur.

    Yantesirler;Yeşilçay 1-3 hafta içilirse serinletici 4-6 hafta içilirse üşütücü etki yapar. Bu yantesirinden kurtulmak için ıhlamur, papatya, ardıçkozalağı veya kekikle içilirse ve zevke göre çeşitli oranlarda karıştırılarak içilebilir. Özelikle yazaylarında adaçayı kışaylarında kekikçayı içilmesi daha uygundur. Günlük siyah ve yeşilçay yerine kuşburnuçayı içilmesi daha uygundur çünkü bu çay oldukca çok vitaminler, doymamışyağasitleri, pektin ve mineraller içerir.

    B-) Siyah çay:
    Araştırmalar; 1-) Siyahçay içmeyi bıraktıktan sonra allerjim ğeçti. Türkusulü hazırlanan çay bağırsakflorasını bozarak hastalıkyapan (patogen) bakterilerin ve mantarların (mikozların) çoğalmasına neden olur ve zamanla kişide allerji, astım, nörodermatoz, (besinallerjisi), baharnezlesi, karınşişkinliği ğibi hastalıklara neden olur.

    2-) Siyahçay (Türkusulü çay) ve kahvenin demir, magnesiyum ve kalsiyum mineralleri ile B1-vitaminyetersizliğine (thiamin) sebep olduğu tesbitedilmiştir.(NH. 11.00.48)

    3-) Çok siyahçay (Türkusulü) içildiğinde pankreas, mide, bağırsakler ve karaciğere zarar verdiği tesbitedilmiştir. (PP.144)

    4-) J.F. MORTON 1978'de yaptığı araştımalara göre siyahçay içenlerde daha çok yemekborusukanserine yakalandıkları tesbitedilmiştir.(TP.576)

    5-) Kalifornyanın Berkely Ünivesitesinde yapılan bir araştırmada siyahçayın vücuttaki kalsiyumun dışarı atılmasına sebep olduğu bunedenle günde 4 bardakçay içenlerin 1500 mg kalsiyum almaları gerktiği belirtilmiştir (NH. 3.00.8)

    Açklama;
    1-)Dişdoktorum çokmu sigara içiyorsun dedi ve ben hayır sigara içmem deyince ozaman çok çay içiyorsun buda dişleri saratıyor dedi.


    2-) 25.06.-08.07.97 ve 05.05.-15.05.98 tarihlerinde Antalyada yaptığım izinlerde boyun, esne, omuzbaşlar, koltukaltları, dizboynu ve dirsekboynunda pişikler oluştu ve kaşıntı yapıyordu. Bunlara karşı çeşitli ilaçlar kulandım fakat faydası geçici oluyodu.Sebebinin siyahçay olduğunu anlayınca çayı bıraktım ve 28.06.-18.08.98'de yaptığım izinde rahatsızlanmadım.

    3-) Bir tanıdığım karnının şiştiğinden bahseti ve ben ona çay içmemesini söyledim ve O çay içmeyi bırakınca iyileşi.

    Yantesiri;Siyahçay Türkusulü demlenir ve içilirse yıllar sonra bütün organlara zarar verir ve başta astım, alleji, şekerhastalığı, romatizma, siyatik, damarsertliği, şişmanlık, nesefdarlıgı, kalpçarpıntısı, nörodermatoz, bağırsakmantarları, karınşişliği, karaciğer-, pankreas-, mide-, ve bağırsakzafiyetine sebep olur. Bu nedenle kuşburnuçayı içilmelidır, çünkü bu vitaminler ve mineraller içerir vede tadıda güzeldir. Kuşburnu başta C-Vitamini 100 gramda 1,250gr la turuncugilerden 30 kat daha fazla ayrıca E, B1, B2, B3 (Niacin), B6, K, P (Rutin)-Vitaminleri, beta-karotin (provitaminA), mineraller, doymamışyağasitleri (Kuşburnuçekirdekyağında %33 Linolenasit, %43 Linolasit) ve %15-25 Pektin içerir. Bu kuşburnunun en kaliteli bir çay olduğuna işarettir. Geniş bilgi için kuşbununa bak.

    3-) Kahve

    Araştırmalar;

    1-) Prof. Francisco Bolumer ve ekibi Alicante Ünüverstesi İspanya, beş Avrup ülkesinde 3100 Kadın üzerinde yaptıkları araştırma sonucu aşırı kahve içenlerin Hamile olma sanslarını % 40 oranında kaybetiklerini tesbitetmişlerdir. Bir bardak kahve 115-130 mg coffein içerir, günde bir bardak kahve içenlere oranla 5 bardak kahve içenlerde hamilelik tehlikeye düşmektedir yine eski Yogoslavyada yapılan bir araştırmaya göre günde bir bardak kahve içen hamilelerin bebekleri 116 gr daha noksan dogmaktadır. (NH.9.97.518)


    2-) Çok kahve kemikerimesine neden olur, fakat özellikle Menopoz devresindeki Bayanlarin az kahve içmesi gerekir, şayet fazla kahve içerseler kemikerimesi olarak bildiğimiz osteoporose yakalanırlar. Coffein ve fenolu bileşikler vücudun kalsiyum almasını azaltır ve zamanla kemiklerin incelerek çabuk kırılabilir bir halle gelebilir. Bir bardak kahvede 115-130mg bir bardak cayda 40mg ve bir bardak cola 50 mg coffein içerir. (NH.12.98.754 ve 10.97.584)

    3-) Amarikali Psiloglar kahve ve colanin düzenli şekilde alinmasi (içilmesi) halinde: kişide ellerin terlemesi, huzursuzluk, basağrısı, kalp çarpıtısı, yorgunluk, korku, konsentrasyonzafiyeti ve deprasyon gibi rahatsızlıklara sebeb olduğunu tesbitetmişlerdir. (NH.1.98.7)

    4-) Hollandali ilim adamları Wageningen ziraat universitesinde yaptıkları araştırma sonucu cafestrol ve kahveolun kolestrolu yukseltiğini tespitetmişlerdir.(ZP.3.96.140)

    5.) Almanyada yıllarca görülmeyen sıcak bir Temmuz (1992) günü Stuttgarta bir tanıdığın arabası ile giderken üste güneşin sıcaklığı altta arabanın soğuk havası nedeni ile hem başağrısı hemde ishale yakalandim. Stuttgartdaki ev sahibi kahvelerinizi nasıl içersiniz diye sorunca ben şayet varıse birde limon rica edeyim dedim ve kahveyi limonla içtim ve aradan 10-15 dakika geçdikten sonra herhangi bir sıkıntım kalmadi. Bu metodu çok kişide başarı ile denedim.

    6-) Siyah çay ve kahvenin demir, magnesyum ve kalsiyum mineralleri ile B1-Vitamini (Thyamin) yetmezliğine sebep oldugu tesbitedilmiştir. Bilindiği gibi bu minerallerle B1-Vitamini yetersizliği çok farklı ve çesitli hastalıklara sebep olur ve bunlarin başında kemikerimesi, kaskrampları, derihastalıkları, dermansızlık, kansızlık ve immunzafiyeti en önemlileridir. (NH. 11.00.48)

    Kulanılması: a-) Üniversite kliniklerinde tedavi denemekleri ve araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalara göre faydası yok, fakat zararı çoktur.
    b-) Kahve günde bir veya iki fincan içildiğinde yorğunluğu önler, insana sinirsel ve fiziksel güç kazandırır, fakat genellikle önceleri günde 1-2 fincan yeterli gelirken sonraları kişi sürekli fazla kahve içmeye başlar, buda başda düzensiz kalp atışları, kısa huzursuz uyuma, uyku kalitesinin düşmesine sebep olur.


    Açıklama: Kahve kalpatışlarını artırır ve hızlandırır , ayrıca aşırı idrar atılmasını sağlar. Kahvenin kavrulması ile elde edilen kahvekömürü mide ve bağır sakrahatsızlıkları, zehirlenmeler ve şişkinliğe karşı kulanılır. Şayet bir kişi zehirlenmişse ona kahve kömürü (coffeae carbo) tableti veya tozu içirilir. Kahvenin birleşimindeki coffein chrogenasitle birleşik vaziyettedir ve midede hemen ayrılır, bunedenle midesi hasas olanlar kahve özeliklede neskafe diye bilinen granürlü kahve (Avrupada işlenen kahveler) mideye zarar verir.

    Çünkü chlorogenasit mide mukozasını (midenin içderisi) tahrişeder ve aşırı mideasidi üretilmesine sebep olur. Vücudun başta deri hücrelerinin UV-Işınları ile zedelenmesi sonucu, buralari tamir için harekete gecen enzimleri coffein durdurur, yani vücudun kendi kendini yenilemesini engeller. Az içildiğinde başağrısı ve migrene (nane- ve okaliptusyağı daha etkilidir) karşı iyi gelen kahve, çok miktarda içilmesi halinde damarlarin genişlemesine vede buna bağlı olarak kalbin hızlı çalısmasına sebep olur.

    Neticede beyin yeterince oksijen alamadığından kişi daha çok başağrısı ve migren rahatsızlığı çekmeye başlar vede kalbin hızlı çalısması tansiyonunuda yükselmesine neden olur. Gençlerin kahve içmemeleri tavsiye edilmektedir, zira kahve cinsel oraganların gelişmesine vede aşırı içenlerde cinsel isteksizliğe neden olur. Ben kahve yerine kuşburnu, elma veya linonçayını (limonkabuğu ile içilirse daha etkilidir) tavsiye ederim, birçok faydasi vardir vede hiçbir yantesiri yoktur.

    Yantesiri: Yantesirleri oldukca çoktur, şayet günde 2 Bardakdan fazla ve uzun süre içilirseki bunların başında; titreme, kalpçarpıntısı, uyuyamama, başın ateş gibi yanması , basağrısı, migren, depresyon, korku gibi rahatsızlıklar gelir. Hamkahvede bulunan Küfmanatarı (ochra toxin A), Kahve kurutuluriken tamamen yok edilmediğinde bağırsaklara yerleşerek zehir (Aflotoksin) üretir buda başta böbrek kanserine gözbebeği bozukluklarına sebep olur. Ben şahsen limon, çörek, kuşburnu veya elmaçayını tavsiye ederim.

    4-) Bira: Şerbetci otu içerir ve bu bitkide erkeklerdeki östrojen hormonunu yükselterek kadınlaştırır vede kısırlaştırır.
    Araştırmalar:
    Günümüze kadar şerbetciotu kozalakekstresi ile sade olarak veya kombine olarak deneyler yapılmıştır. Bu deneylerden sade olarak yapılanlarda bitkinin uykuverici değil ama hormon gibi etki ettiği görülmüştür. Buna rağmen neden ise şerbetciotu kozalakekstresinin uyku verici özeliğinden sürekli bahsedilmiştir. Birleşimindeki kediotkökü, oğulotu ve şerbetciotu kozalakekstresi olan drajelerle tedavidenemeleri yapılmıştır. Bu tedavi denemelerinde uyku rahatsızlıklarının iyileştiği tesbitedilmiştir, fakat burda asıl etkili olan kediotkökü ve oğulotudur. Şerbetciotu kozalağı ile sade olarak yapılan araştırmalarda böyle bir etkiye sahip olmadığı belgelenmiştir.
    1-)Berlin Hürriyet Universitesi (Freie Universität) tarafindan 1982 de hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde Şerbetciot kozalağından eldeedilen ilaçlardan sedatif (uyku verici) özeliğinin olmadığı görülmüştür.
    2-) Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda şerbetciot kozalağı preparatlarının sedatif etkiye sahip olmadığı, fakat kadınlık hormonu östrogen gibi etki ettiği tesbitedilmiştir. (H.H.B.5.454)
    3-) Şerbetciot kozalağından eldeedilen kapsülün kadınların göğsünü (Memesini) büyütüğü tesbitedilmiştir. (Erdik Kapseln)
    4-) Biranın özelikle siyah biranın Nitrosaminler içerdiği ve bununda Kansere neden olduğu tesbitedilmiştir. (LP.83)

    Tesirşekli: hafif uykuverici, iştah acıcı, teskin edici ve hazım ettirici özeliklere sahiptir.

    Kulanılması:
    a-) Araştıma sonuclarına göre uyku verici özeliğinin olmadiği fakat dişilik hormonu östrojen gibi etki ettiği tesbitedilmiştir. Uzun süre şerbetciotu kozolakstresinden eldeedillen kapsül alınırsa göğüsleri (Memeyi) büyütür. Kansere sebep olan Nitrasaminleri birada olduğu gibi uzun süre bira içenlerin Kanser olabileceğini Prof.Dr.R.F.Weiß tesbitedilmiştir. (Weiß. 83)
    b-) Komisyon E Uyku rahatsızlıkları, korku ve içhuzursuzluğuna karşı etkili olduğunu iddia etmiştir, fakat araştırma sonucları şerbetciotu kozalak prepararlarının (-ilaçlarının) böyle bir etkisinin olmadığını göstermiştir.
    c-) Halk arasında uykurahatsızlıklarına, iştahsızlık ve adet rahatsızlıklarına karşı kulanımıştır.

    Aciklama:
    1-) Şerbetciotu kozalağının depolanması ile çok az oranda eteryağı ortaya çıkmaktadır ve buda genelikle oksitlenerek 2-Metil-3-buten-2-ol?a dönüşmektedir. Yapılan araştırmalarda uyku verici özeliğin olmadığı görülmüştür.
    2-) Şerbetciot kozalağının 100 gramında 30.000-300.000 IE oranında östrogen içermekte, buda kadınlardaki hormonları baskı altına aldığından kadınlarda adet bozukluğuna neden olmaktadır. Erkeklerde ise erkeklik hormonu androgeninin azalmasına veya yok olmasına neden olduğu, böylece erkeklerin zamanla cinsel arzuları azalmakta ve nihayet ikdidarsızlığa neden olmaktadır (Prof.Dr.Weiß). İşte bu nedenle Almanyada erkeklerde büyük oranda cinsel yetersizlik ve ikdidarsızlığa, kadınları ise aşırı şehveti olmaktadır, çünkü biranın içinde yüksek oranda şerbetciotu mevcuttur. Almanlarda bilindiği gibi dünyada en çok bira içen milletlerden biridir ve her yıl evlenen çiftlerden %50?si bir yıl içinde boşanmaktadır.

    Yantesiri: Şerbetciotu uzun süre kulanıldığında erkeklerde erkeklik hormonu androgenin azalmasına neden olarak, erkeklerin cinselgüçünü düşürür. Şerbetciot kozalağı toplayan kadınlarda hormon bozuklukları ortaya çıkar ve adetlerinde düzensizlikler olur. Ayrıca kusma, ateş, terleme, nefesdarlığı (dyspnea), kalpatışlarında yavaşlama (bradycadia) ve allerjiye sebep olabilir. Bu nedenle Şerbetciot kozalağı yerine yantesiri olmaya ve daha tesirli olan kediotkökü, oğulotyaprağı, çarkıfelekotu ve lavanta çiçeği kulanılması daha uygundur. Bazılarının inandığı gibi biranın böbrek taşlarını düşürdüğü vb. gibi iddialar tamammen asılsız iddialardır, ayrıca Prof.Dr.Weiße göre biranın içerdiği Nitrosaminler uzun vadede Kansere dahi sebep olabilmektedir. Bu nedenle böbrektaşları, kumları veya mesanekum ve taşlarına karşı altınbaşakotu ve diğerleri kulanılmalıdır. Şerbetciotu kozalakekstresinden yapılan kapsülü gögüsü (Memeleri) büyütüğü tesbitedilmiştir ve yantesiri uzun süre bira içen erkeklerinde göğüsü büyüyebilir. Uykurahatsızlıklarına karşı oğulotu, kediotukökü, çarkıfelekotu ve lavanta çiçeği gibi bitkilerin kulanılması daha uygundur.


    5-) Alkolizm:
    Alkolizm insanların bağımlı olduğu en tehlikeli hastalıklardan biridir. Almanyada 2,5 milyon insan alkolik olup, yılda ortalama 40 bin kişi alkolden ölmektedir. Alkolün sebep olduğu hastalıkların haricinde alkolik insanların sebep olduğu trafik kazaları ve kavgalar sebebiyle ortaya çıkan ölümleride sayarsak o zaman alkolün ne kadar tehlikeli olduğu daha iyi anlaşılır. Ayrıca alkolik olan bir bayanın hamile kalması ve doğum yapmasıda bebeğin bedeben ve ruhen özürlü olmasına neden olur. Sigara ve yanlış beslenmeden sonra en yaygın ve tehlikeli bağımlılıktır.

    Alkole genelikle günlük yaşamdaki problemelri aşmakta zorlanan insanlar başvurmakta ve alkolle problemlerini geçici bir süre içinde olsa unutmak için kulanılmaktadır. Oysa alkolle hiçbir problem çözülmediği gibi, bu zamanla alkol bağımlılığına sebep olur ve kişi günbe gün kötü duruma düşer. Alkol nedeniyle insanlar çalışamamakta ve işlerinden olmaktadırlar. Almanyada işten çıkan insanların % 20?si alkol nedeniyledir. Alkol ailelerin boşanarak parçalanma, geçimsizlik, kavga, tecavüz vb, sosyal problemlerin yanında milyarlarca dolarlık iş kayıbı ve zararlara neden olmaktadır.

    Alkolizmin belirtileri:
    Şayet kişide aşağıdaki faktörlerden en az üçü görülürse, o zaman kişinin alkolik olduğu anlaşılır.
    1-) Mecbur hissetme: Kişinin kendini alkol içmeye mecbur hissetmesi
    2-) Konturolu kaybetme: Alkol içerken ölçüyü kaçırıp kendini konturol edememe
    3-) Alkolü bırakınca rahatsızlanma: Alkol almayı azaltınca veya bırakınca bir takım rahatsızlıklar görülüyorsa
    4-) Zamansız alkol içme: Çalışırken veya vasıta sürerken veya sürmeden önce alkol alma
    5-) Rizikolarını bilmesine ragmen içme: Alkol içince işyeri veya ailevi problemlerin olacağını bilmesine ragemen içmeye devam etme
    6-) Sağlığını tehtit ettiğini bildiği halde içme: Doktorunun yasaklamasına ragmen içmeye devam etme
    7-) İhmalkar olma: Önceden yaptığı işleri (hobi) umursamama
    8-) Alışkanlık yapma: Kişinin kendini sürekli daha önce içtiğinden daha fazlasını içmek zorunda hissetmesi

    Alkolün dozajı kişiden kişiye göre değişir, arada bir içenlerde etkisi daha büyük olur,fakat sürekli içenlerde tahribat bütün organlarda yavaş yavaş olur.
    1-) 0,5-1 promil
    a-) Arada bir içenlerde: Haz duygusu, konturolsüz davranma, yönünü tayinde zorlanma,
    b-) Alkoliklerde: Herhangi bir etki göstermez
    2-) 1-2 promil
    a-) Arada bi içenlerde: Bulantı, uyuşukluk, uyuklama, vücut hareketlerini konturol edememe (ataksi)
    b-) Alkoliklerde: Haz verici, yön tayininde zorlanma
    3-) 2-3 promil
    a-) Arada bir içenlerde: Kusma, uyuklama, konuşma zorlukları
    b-) Alkoliklerde: Duygusallaşma, hareket edemeyip uyuşma
    4-) 3-4 promil
    a-) Arada bir içenlerde: Koma
    b-) Alkolikler: Uyuklama
    5-) 4-5 promil
    a-) Arada bir içenlerde: Ölüm
    b-) Alkoliklerde: Koma, uyuşukluk

    Alkole bağımlılığın Jellineck?e göre derecelendirilmesi:
    Jellineck alkol kulanmayı 5 katagoriye ayırmıştır.
    1-) Alfa-Alkolikler: Problem ve hafifleme alkolikleri: Bu gruptakiler alkol içerler, fakat konturolü kaybetmezler
    2-) Beta-Alkolikler: Fırsat buldukca içen: Çevreye uyum sağlamak için içenler
    3-) Gama-Alkolikler: Bu gruptaki alkolikler psikolijik ve bedenen alkole bağımlı olma ve alkol içerek konturolden çıkarlar.
    4-) Delta-Alkolikler: Tam bağımlı alkolikler: Bu gruptakiler çok ağır psikolojik ve fiziki bağımlılıkları vardır. Bu gruptakiler hergün düzenli alkol içmek zorundadırlar ve bu gruptakilerin alkolü bırakmaları hemen hemen imkansızdır.
    5-) Epsilon-Alkolikler: Dönem Alkolikleri: Bu gruptakiler, dönem dönem alkol içerler ve bu alkol içme haftalarca ve aylarca sürebilir ve kendini konturol edemez.

    Alkolün etkileri
    Alkol içerek alkol bağımlılığına yakalananlar, yani alkolikler bir çok psikolojik ve fiziki rahatsızlıklar ortaya çıkar ve bunların başında
    1-) Hepatit, karaciğer yağlanması, sertleşmesi, siroz
    2-) Polinöropati: Alkolün sebep olduğu sinirsel tahribat ve psikolojik rahqatsızlıklar
    3-) Beyin ve sinir hücrelerini tahribatı nedeniyle, beyin zamanla küçülür, hipofiz gudesi görevini yapamıyarak kişide dolaylı olarak ikdidarsızlığa sebep olur.
    4-) Damarların yağlanarak sertleşmesi (arteriskleroz)
    5-) Mide-, pankreas-, yemek borusu-, karaciğer-, ve gırtlak kanserine sebep olur.
    6-) Kalp kasları hastalıkları (kardiomiyopati), kalp ritim bozuklukları, (aritmi) ve yüksek tansiyon
    7-) Psikolojik etkenleri nedeniyele alkolikler kendilerini konturol edemezler evde ve işyerinde huzursuzluklara sebep olur ve herşeyinide kaybedebilir.
    Konu sifa tarafından (06-11-2006 Saat 21:31 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    nuriye Çevrimd??? Acemi
    Üyelik tarihi
    Sep 2006
    Mesajlar
    2

    Red face teşekkürrrrr

    Böyle yararlı bir yazı yazarak bizi bilgilendirdiğiniz için çok teşekkürler.

  3. #3
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    1.436

    Standart

    BİLE BİLE ZEHİRLENİYORUZ BİZE DAYATILAN ŞEYLERDEN KURTULALIM.
    “YAĞ” ve “ŞEKER”

    Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir. Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…
    Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi.


    Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

    Elimizde iki tane yağ var şu anda. Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir. Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun. Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz. Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır. Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur. Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

    Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, biz de antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
    Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

    Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

    İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.


    İkinci büyük hata şeker. Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

    Peki şeker bir besin maddesi midir?
    Değildir.
    Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

    Evet. Beyin glikozla çalışıyor.
    Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
    Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor.
    Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
    Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

    Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü? Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü; insanın ihtiyacı olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor.
    Dışarıdan alınmasına asla lüzum yok.
    Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
    Asla hiçbir bedeni ihtiyacımız yok.

    O yüzden şekere boş kalori denir. Yani lüzumsuz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

    Halbuki mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu, aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı.


    Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak ispatlandı.
    Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, topluma aşılamak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.

    Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma. O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor. Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur. Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir ilmi delil sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane ilmi yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış. 17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir.

    Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun.
    Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.
    Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

    Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor. Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

    Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani insanın zarar görmeden günde yiyebileceği şeker miktarı 30 gram dolayındadır. 30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

    Ama bu şeker ne yazık ki meyvede de var, balda da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.

    Karın tipi şişmanlık = şeker hastalığı = kâlp hastalığı = kanser

    O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

    - Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?

    - Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak.

    Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi şartıyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

    Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman -karaciğer yağlanması açısından- nişastayı da kesmemiz lazım.

    Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Yani nişasta da şekerdir.
    - Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?
    - Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.
    Kolesterol masum bir maddedir.
    Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar.
    Peki oksitleyen ne?
    Şeker.


    Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;
    ayçiçeği yağı,
    mısır özü yağı
    veya margarinden
    elde edilen trans yağ asitleri
    kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.

    Üç, sun'i yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan sende damar sertliği olma ihtimali kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun.
    Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor. Yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

    O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu, Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu cevap versin istendi. Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal,150 gibi bir değer ileri sürdüler.
    Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.


    - Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?

    - Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.
    - Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
    - 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar. O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır.

    Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca


    - Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.
    O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş
    yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor.
    Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır. O da suyun içine karışıyor.
    Dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda
    .

    Peki, ne yapar bunlar size? Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.
    Yani musluk suyu için Allah aşkına.
    - Arıtıcılar hocam?
    - Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.
    Musluk suyu, kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun, ondan 100 kat iyidir.

    İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Yıldız Teknik Üniversitesi piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor.

    Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor. Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz. Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır. 80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz? Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba? Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla. Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

    - Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?

    - Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası tesbit edilmemiştir. Daha büyük sorun yoğurt kapları. Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.


    Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı. Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar. Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın. Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor. Ne acı. Yani ayırım yapıyor.
    - Yani hocam üçgenin içinde 5 mi yazması lazım?

    - Evet polipropilen
    - 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.
    - Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.
    Bu günlük de bu kadar…..

    Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

  4. #4
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    1.436

    Standart

    Perşembe, 17 Eylül 2009
    Beslenmenin Demokratikleştirilmesi (Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL)
    Demokrasinin en önemli tanımlarından biri, kişinin yapmak istemediği bir şeye zorlanamamasıdır. Diğer taraftan “başkasının ne yiyeceğine hükmeden kişi en güçlü kişidir” (1). Bizler ne yiyeceğimize karar verme yetisinden yoksun bırakıldığımıza göre bugünkü durum insan onuru ile bağdaşmamaktadır.Kentlerimizdeki beslenme alışkanlığını anlayabilmek için lokantalarda sunulan besinler ve marketlerin besin reyonlarına göz atmak yeterli olur. Herhangi bir Avrupa ülkesi ya da ABD’den hemen hemen hiç bir fark kalmamıştır. Marketlerdeki besin reyonlarında koridorlarca meşrubat, bisküvi, gofret, çikolata, şekerleme gibi temel besin maddesi sınıfına girmeyen, çoğu Türkçe olarak adlandırılmamış binlerce ürün ile karşılaşılmaktadır. Bu ürünlerin hiçbiri sağlık için gerekli olmadığı gibi insan sağlığını çoğu zaman ileri derecede tehdit edici niteliktedirler. Temel besin maddeleri olan ekmek, et, süt, sebze, meyve gibi ürünlerin ise hangi koşullarda üretildiği takibi yeterince yapılmamaktadır. Bunların besleyici özelliklerine de kuşku ile yaklaşmak, hatta atalarımız için sağlık kaynağı olan bu besinlerin sağlığımızı ne oranda tehdit ettiğini düşünmek ve araştırmak zorundayız.

    Lokantalardaki durum da çok farklı değil, hamburgerler, sosisler, çiftlik balıkları, laboratuar tavukları v.b. ileri derecede sanayileşmiş tarım ve hayvancılık ürünleri. Daha çok değil, birkaç onyıl önce tavuk yendiğinde en çok 5-10 kilometre ötedeki bir çiftlikte serbest dolaşan ve doğandan neyi bulduysa onunla karnını doyuran, hiç bir ilaç (antibiyotik) ya da kimyasal madde kullanmayan gerçek tavuklar yenirdi memleketimizde. Dana ve koyun için de benzer koşullar geçerliydi. Domates ya aynı ilden ya da en çok komşu ilden pazara gelirdi. Şimdi domatesin nereden geldiği belli değil ayrıca kendisi değil fotoğrafı geliyor. Bu domatesin tohumu muhtemelen İsrail’den gelme, zirai mücadele ilacı muhtemelen ABD’den, hibrit tohum olduğundan gübresi de muthemelen yine yurt dışından gelmektedir. Bu şekilde üretilen domates ismen ve şeklen domatestir. Biolojik olarak domates olduğundan şüphe duymak gerekir. Verimi yükselttik diyerek, sadece tohum, gübre ve pestisit üreticilerinin kar verimliliğini yükseltmiş olduk. Ne pahasına? Besi değeri yarı yarıya, hatta daha da aza inmiş sebzeler uğruna. Domates seyretmek için üretilmez. Domates insana vitamin, mineral, antioksidan sağlasın diye üretilir. Bu maddeler “modern” diye tanımlanan endüstriyel tarımda en iyimser bakışla asgari yarı yarıya azaldığına göre, besin maddesi verimi de yarı yarıya azalmış demektir. Hani verim artmıştı..! Diğer taraftan hibrit tohumlar fazla su gerektirdiğinden yapılan hatalı sulamalarda topraklarımız tuzlanmakta, tarım için elverişsiz hale gelmekte. Ülkemizde kişi başına ekilebilir tarım arazisi 1990-2005 yılları arasındaki 15 yılda %25 oranında geriledi (2) . Hani verim artmıştı..!

    Ülkemizde 4 milyon şeker hastası var (3). Eskiden çok az kalp hastalığı görülen illerimizde dünya metropolleri ile yarışabilecek hasta sayısına ulaşıldı. Tüm nüfusta ama özellikle çocuklarda belirgin bir şişmanlama göze çarpmakta.

    Ne oldu da bu durumlara geldik? Bunu anlamak için gıda emperyalizim tuzağına nasıl düştüğümüzü tarih sayfalarını geriye çevirerek incelememiz gerekir.

    Her şey Marshall Yardımı ile başladı. Avrupa 2. Dünya Savaşı’ndan çok ağır hasar görerek çıktı. 1946 ve 1947 yıllarında buna çok soğuk geçen iki kış da eklenince Avrupa’da açlık çok büyük bir sorun haline geldi.

    Aynı dönemde ABD savaştan hiç zarar görmemiş, 1920’li yıllardan beri sürdürdükleri araştırmalarla hibrit tohumculuğu geliştirmiş, endüstriyel tarıma geçmiş olduklarından çok büyük tarım ürünü stoklarına ulaşmışlardı. Bu ürünleri ülke içinde tüketmeleri olanaklı değildi. Ürünlerini dış pazarlara taşımaları zorunluluk kazandı. ABD’de tarım ürünleri fazlalığı, Avrupa’da açılık denklemi 1948 yılında “Avrupa Kalkınma Planı”nın doğumuna yol açtı. Hedef, Avrupa’lılara bir bölümü hibe bir bölümü ise kredi tarzında parasal yardımda bulunarak, verilen paralarla ABD ürünlerini Avrupa’lılara satmaktı. Türkiye’de bu plana dahil edildi. Türkiye Avrupa’lı ya da savaştan ağır zarar gördüğü için plana dahil edilmedi. 1947 yılında komünizmi önlemek için yaşama geçirilen Truman doktrini nedeniyle Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapıldı ve aynı gerekçeyle Türkiye “Avrupa Kalkınma Planı”na katıldı. Ülkemizde daha çok planın fikir babası olan Marshal’ın adıyla anılan bu yardım paketi, yardımdan çok bir sömürme paketiydi. Birçok alanda tavizlere neden olan bu plan (4) (5), gıda açısından bağımlı hale gelmemizin başlangıcı oldu.

    ABD dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. Geçmişte de bu böyleydi. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmek için değişik yollar aramıştır. Bunlardan biri de mısırözü yağı ihracaatıdır. İşte Marshal yardımının koşullarından biri ABD’den mısırözü yağı almamızdı (6).Aynı açılımla Türkiye’de ilk margarin fabrikası kuruldu (7). Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısırözü yağına ve margarine alıştırıldı. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmadı; halbuki zeytinyağı dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir. Zeytinyağını kötüleyen türkü yapıldı (Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman. ...). Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde derlenmiştir (İhsan Kaplayan, Repertuar numarası 1133). Milyonlarca zeytin ağıcı kesildi o dönemde. ABD zeytinyağımızı Dolarla satın alıyordu, teşvik edici olsun diye. Türk halkı zeytinyağına sırtını döndükten sonra ise başlarda TL karşılığı bize satılan mısırözü yağı artık Dolarla satılmaya başlandı. Zeytinyağımızı ise almaktan vaz geçtiler, zaten satacak pek zeytinyağı da kalmamıştı. Türk toplumu sıvı yağ dendiğinde mısırözü yağı, katı yağ dendiğinde ise margarin anlar olmuştu.

    1960lara gelindiğinde mısırözü yağına alternatif bir yağ ülkemize girmiştir. Bir Amerika bitkisi olan ayçiçeği esas ülkesinde çok rağbet görmemiştir. 1500 yıllarında İspanya’ya getirilen ayçiçeği Avrupa’ya bir süs bitkisi olarak yayıldı. İlk kez 1716 yılında İngiltere’de ayçiçeği tohumundan yağ elde edilmesi ile ilgili patent hakkı alındı fakat yağ üretimine başlamadı (8). Ayçiçek yağı ilk kez Rusya’da 1769 yılında elde edilir, 1830 yılında sanayi üretimine geçilir (9).

    1960’lı yıllarda Bulgaristan üzerinden ülkemize gelen ayçiçek yağının halen en çok Trakya’da üretilmesinin ana nedeni de budur. Yanlış anlaşılmasın, bu yağ da çok uluslu şirketler aracılığı ile gelmiştir.

    Aynı yıllarda ABD’de hibrit tohumculuğu zirveye ulaşmıştı, fakat dünyada hiç kimse bu tohumları istemiyordu. Hibrit tohumları nasıl satabiliriz araştırmasına giren ABD’nin “Avrupa Kalkınma Planı”nda oynadıkları açlık kartı akıllarına geldi ve yine aynı oyunu oynadılar: “Dünyada bir milyar aç insan var, bunları ancak verimi yüksek tohum kullanarak doyurabiliriz” dediler ve “Yeşil Devrim” diye anılan projeyi başlattılar. Bu proje ile ilk olarak Pakistan ve Hindistan’a bedava tohum verdiler. Bu tohumlar bazı koşullarda yerel tohumlardan daha yüksek verim vermektedir (kilo bazında, besi değeri bazında değil, bkz. önceki bölüm). Bunun için ama çok fazla suya ve özel gübreye gereksinimleri vardır. Ayrıca zirai mücadele ilaçları da özel. Tohumu pazarlayan şirket gübre ve zirai mücadele ilacını da parzarlıyor. Bu tohumlar başlangıçta kısır olduğundan sadece bir kez ürün vermekteydiler, ertesi yıl ekildiğinde ürün alınamamaktaydı. Tepkiler üzerine şirketler kısır tohum uygulamasını bitirdiler. Ancak yine de sebze üreticisi ürününden elde ettiği tohumu ektiğinde bitki çıkmakta meyvesini vermemektedir. Hindistan ve Pakistan ilk yıldan sonra bu tohumları ve gerekli diğer maddeleri satın almak zorunda kaldı. Hala da aynı durumda. 1980 yılında Türkiye de Yeşil Devrim programına katıldı(10). Hibrit tohum, Anadolu tohumuna göre çok daha fazla su gerektirdiğinden, halen de sulama yöntemimiz %94 oranında vahşi sulama olduğundan (11) geniş tarım arazileri tuzlandı, tarım yapılamaz hale geldi. Damla sulama ya da yağmurlama tarzı sulamaya geçilmesi düşünüleceğine yüzlerce sulama barajı yapılarak suyun ekosistemi bozuldu. Bu tercihli politikalarla 1955 yılında kişi başına 8500 metreküp su rezervi olan Türkiye (12), şimdi kişi başına 1466 metreküp su rezervi ile suyu kıt ülkeler sınıfına girmiş bulunmaktadır .(13)
    1999 İMF kapitülasyonuyla Türkiye özellikle tarım alanında oldukça köşeye sıkıştırıldı. Bu emperiyal baskı ile 2001 yılında şeker yasası çıkartıldı. Türkiye Dünya’nın dördüncü büyük şeker pancarı üreticisi olduğu halde nişasta bazlı şekere (NBŞ) %10 kota tanındı. Bakanlar kuruluna da yıllık bazda %50 azaltma ya da arttırma yetkisi verildi. O yıldan beri bakanlar kurulu genellikle yetkisini %50 arttırma yönünde kullandı. Her ne kadar NBŞ üreticileri kendi ürünlerinin ayrı bir pazarı olduğunu bu nedenle de pancar üretimine rakip olmadıklarını iddia etseler de, bu insanı saf yerine koymaktan öte bir iddia değil, çünkü sanayide NBŞ üreticilerinin ürünleri ile yapılan her şey önceden pancar şekeri ile yapılmaktaydı. Sanayici ucuzluğu yüzünden NBŞ ürünlerini tercih etmesi başka, yapılabilirlik başka.

    Nişasta bazlı şeker, doğada bulunan bir nişastanın kimyasal ve enzimatik yollarla glikoz ya da früktoza dönüştürülmesidir. Nişasta ham maddesi olarak mısır kullanılmaktadır. Nişasta binlerce glikoz molekülünün biraraya gelmesi sonucu oluşur. Bu nedenle kimyasal yollarla nişasta yapı taşı olan glikoza dönüştürülebilmektedir. Glikozu früktoza dönüştürmek için ise enzimler kullanılmaktadır (14). Bu enzimlerin elde edilişi çok ilginç. Doğal enzimler oldukça az bulunduğundan ticari amaçla ucuz enzim elde edebilmek için genetik yapısı değiştirilmiş mikroorganizmalar (bakteriler) kullanılmaktadır. Ancak genetik teknoloji ile bu enzimlerin ticari kullanımı mümkün olmuştur. NBŞ üretiminde bir yandan genetik yapısı değiştirilmiş ithal mısırların kullanım riski vardır diğer yandan ise zaten üretim sürecinde GDO’lu bakterilerden elde edilen enzimler kullanılmaktadır . (15)

    Genetik yapısı ile oynanmış organizmalardan elde edilen maddelerin insan sağlığına etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak bugüne kadar yapılan araştırmalara göre antibiyotiklere direnç, hayvan deneylerinde sakat doğumlar gibi oldukça ürkütücü bulgular saptanmıştır (16). GDO kökenli maddelerin sağlık sonuçları tam olarak aydınlatılmadan topluma sunulması ciddi bir sorumsuzluk örneğidir.

    NBŞ’lerin diğer bir sakıncası pancardan elde edilen şekerden daha fazla früktoz içermesidir. Çağımızda gelişmiş ülkelerde ve özellikle ABD’de son 30-35 yıldır görülen şişmanlık hastalığının (toplumun %60’ı obez) ana nedenlerinden birinin mısırdan elde edilen, früktozdan zengin NBŞ olduğu bilim çevrelerinde kabul edilen bir gerçektir (17). Früktoz insanda bağırsaktan emildikten sonra hemen karaciğere taşınır ve trigliseritlere (kan yağlarına) dönüştürülür. Bu yağlar hem şişmanlamaya yol açar, hem de kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluştururlar. Oksi-kolesterol damar sertliğinin (ateroskleroz) ana yapı taşıdır. Ayrıca früktoz insan vücudundaki tüm hücrelerin insüline direnç kazanmalarına yol açarak şeker hastalığı oluşumunu kolaylaştırır (18). Bakır metabolizmasını bozarak yine damar sertliği, osteoporoz (kemik yumuşaması), yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklar diye adlandırılan geniş bir hastalık grubuna yol açar .(19)

    Gıdalarla alınan glikozun metabolize edilebilmesi için insülin gerekli olduğundan, bağırsaktan glikoz emilir emilmez daha karaciğere varmadan insülin reseptörleri uyarılarak insülin salgılanmasına neden olur. İnsülin salgılanmasıyla olumlu bir gelişme de olur: insülinle birlikte tokluk hormonu olan “leptin” de salgılanır. Böylece insan tokluk hissettiğinden yemeye ara verir. Früktoz insülin salgılatmadığı için leptin salgılanması da oluşmaz, böylece de tokluk hissi gelişmez. Bu da aşırı kalori alınımına ve şişmanlığa yol açar. Kronik hastalıkların oluşumunda şişmanlık kilit bir öneme sahiptir. Hem kalp-damar hastalıkları hem de bazı kanser cinsleri şişman hastalarda çok daha fazla görülmektedir (20).
    İnsanı şişmanlatan en önemli madde früktozdur. Bilinçli olarak besin maddesi demiyor, sadece madde olarak adlandırıyorum, çünkü insan organizmasının hiçbir işlevi için früktoza gereksinim yoktur. Beslenmek beden gereksinimlerinin sağlanması olduğuna göre bedenin hiç gereksinim duymadığı bir maddeyi de besin maddesi olarak adlandırmak olası değildir. Aynı şey glikoz için de geçerlidir. Bu nedenle bu iki şekerin gıdarla alınması insana “boş kalori” verir. Boş kalori çünkü hiçbir beslenme işlevini yoktur. Sadece şişmanlatır.
    Yukarıda da belirtildiği gibi hem früktoz hem glikoz şişmanlatıcı etkiye sahiptir. Ancak früktoz glikoza göre daha tehlikelidir. Bu nedenle NBŞ’lerden uzak durmak gerekir. Aslında şekerden tümüyle uzak durmak en doğru davranış olur.

    18. YY’lın başlarında Avrupa’da yıllık şeker tüketimi bir tatlı kaşığı kadar iken (21), günümüzde kişi başı yıllık tüketim ortalama 70 kilograma yükselmiştir.

    İki yüz yıl öncesine kadar şeker sadece şeker kamışından üretildiği için oldukça pahallı bir üründü. Amerikan kıtasıyla yapılan ticaret hacminin artmasıyla 18 YY boyunca şeker fiyatı giderek düştü ve Almanya’da ılıman iklimlerde yetişen şeker pancarından şeker üretilebileceğinin keşfedilmesi ve 1801 yılında ilk fabrikanın kurulmasıyla şeker fiyatı daha da ucuzlayarak yaygın kullanıma açılmış oldu. 1805 yılında İngiltere’de yıllık tüketim 5 kg’a yükselmişti.
    Son iki yüz yıldır insan bedeni hiç gereksinimi olmadığı halde aşırı şekere maruz kalmaktadır. Bu ülkemiz insanı için de ne yazık ki böyle. Şeker fabrikalarının yıllık üretimi 2.2 milyon ton, kaçak olarak ülkemize giren şeker miktarının 1 milyon ton olduğu tahmin ediliyor ve NBŞ üretiminin de yıllık 300 bin ton olduğunu düşünürsek, yeni doğan bebekler dahil kişi başı yıllık şeker tüketimini yaklaşık 50 kilogram olarak hesaplamak mümkün. Doğu-Batı, ya da kent-köy alım gücü farkı göz önünde bulundurulursa özellikle batıdaki kentlerde şeker tüketiminin Avrupa’nın ortalama şeker tüketimi olan 70 kg dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle de Avrupa’da görülen kronik hastalık artışının aynısı kentlerimizde de görülmektedir.

    İnsan bedeni günde yaklaşık 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edibilmektedir. Pancardan ya da şeker kamışından üretilen şeker (“sakaroz”, bir yapay tatlandırıcı olan sakarin ile karıştırılmamalı) bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşmaktadır. Bu nedenle sakaroz (kesme şeker, toz şeker) yendiğinde eş miktarda glikoz ve früktoz alınmış olur. Bedenimiz 15 gram früktozu yağa dönüştürmeden metabolize edebildiğine göre günde yediğimiz meyvedeki şeker de dahil edilmek koşuluyla 30 gramdan fazla şeker (sakaroz) yenmemelidir. Bu da yılda 11 kg’a denk gelir. Zararsızca metabolize edebileceğimizden 5-7 kat fazla şeker tüketilmesi bunun bir kısmının da früktozdan zengin NBŞ olarak alınması, bugünün hastalık tablosunu açıklayan çok önemli bir unsurdur.

    Belli bir yasal zorlamayla olmasa da ticari baskılar sonucu hayvancılığımızda da köklerimize göre belirgin farklılıklar oluştu. Onbinlerce yıldır Anadolu ekosisteminin oluşturduğu yerli ırk inekler et ve süt verimi yüksek (?) yabancı ırklarla melezleştirildi. Ya da tümüyle yabancı ırk hayvanlar ithal edilerek bunlar beslendi. Veteriner hekimlik okullarında sürdürülen eğitim, bu hayvanlardan nasıl en çok süt ya da karkas elde edilebileceğine göre ayarlandı. İnsan sağlığı hiç hesaba katılmadı, sanki bu ürünler uzaylılara pazarlanacakmış gibi davranıldı, hayvan sağlığı ile de sadece sermaye kaybı olmasın diye ilgilenildi. Onbinlerce yıldır meralarda, steplerde beslenen hayvanlar ahırlara tıkılarak kendi pislikleri için boğulmalarına göz yumuldu. Hijyenik olmayan bu ortamda hasta olmamaları (sermaye kaybı) için antibiyotiklerle şişirildiler. Süt verimi artsın diye hormonlar (ülkemizde yasak olduğu iddia edilmekte) verildi. Merada otlayacağına önüne pancar küspesi, mısır silajı, arpa, saman gibi nişasta ağırlıklı besinler verildi. Nişasta ve dolayısıyala şeker nasıl insanı şişmanlatıyorsa hayvanda da semirmeye yol açıyor. Hayvanın beslenmesindeki bu değişim insan sağlığında büyük kayıplara yol açmıştır.

    Çayır otu, yonca gibi yeşil bitkilerde ağırlıklı olarak var olan yağ asidi (yağların yapı taşı yağ asitleridir) omege-3 yağ asididir. Doğada birkaç çeşit omega-3 yağ asidi bulunur. En yaygın olan 3 tanesinin biri bitkilerde bulunan alfa linolenik asittir, diğer ikisi ise hayvanlarda bulunan eikosapentaen asit (EPA) ve dokosahekzaen asittir (DHA) . Çayır otu ve yonca gibi yeşil bitkilerde şeker ve nişasta ya hiç bulunmaz ya da ihmal edilebilecek miktardadır.

    Mısır, arpa, buğday gibi tahılların ana yağ asidi omega-6 yağ asididir. Ayrıca bu bitkilerde bol miktarda nişasta bulunur. Nişastadan zengin ya da pancar küspesinde olduğu gibi şekerden zengin besin verildiğinde, hayvanın iç yağında ve süt yağında belirgin değişiklikler olur. Merada otlayan hayvanın iç yağında başlıca doymuş yağ asidi stearik asittir. Stearik asidin erime derecesi 37 derecenin üzerinde olduğundan fakat insan vücut ısısı 36,5 derece olduğundan tüm stearik asit eriyerek emilmemektedir. Yine de eriyip emilen stearik asit vücutta hızla oleik aside dönüşür. Oleik asit zeytinyağının ana yağ asididir. Diğer bir ifade ile; dedelerimizin Adana kebaba koydukları iç yağ aslında zeytinyağı idi. Nişasta ve şekerden zengin besinler alan hayvanların iç yağının ana doymuş yağ asidi palmitik asittir. Bu yağ asidi daha düşük ısıda erir, bu nedenle de tümüyle bağırsaktan emilir. Palmitik asit damar sertliğine yol açan üç doymuş yağ asidinden biridir (diğer ikisi laurik asit ve miristik asit). Bu üç aterojenik (damar sertliğine yol açıcı) yağ asidi kolesterolü oksitleyerek oksi-kolesterol oluşumuna yol açar. Daha önce de belirtildiği gibi oksi-kolesterol damar sertliğinin yapı taşıdır. Diğer taraftan insan sağlığı için vazgeçilmez olan omega-3 yağ asitleri de sadece merada otlayan hayvanlarda bulunmaktadır.

    Bir de süte bakalım. Merada otlayan hayvanın sütünde ağırlıklı olarak doymamış yağ asitleri vardır. Aterojenik doymuş yağ asitleri çok az bulunur. Nişasta ve şeker ağırlıklı beslenen hayvanın sütünde ise %41 oranında miristik asit (daha önce adı geçen üç aterojenik yağ asidinden biri) bulunur. Bu nedenle bugün marketlerden ya da pazarlardan alınan süt ve süt ürünleri insan sağlığını tehdit edicidir. Ayrıca merada otlayan hayvanın sütünde olup da yapay beslenen hayvanın sütünde olmaya 3 çok önemli madde vardır.

    - Bunlardan biri omega-3 yağ asidi, günümüz yaşam koşullarında sadece balıktan aldığımız yaşamsal yağ asidi. Aldığımız denilse de ne yazık ki toplumun çok az bir bölümü dışında kronik omega-3 eksikliği mevcut. Bu durum birçok kanserin oluşumundan sorumludur ve kalp-damar hastalığı ve inme gibi çağımızın ana ölüm nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

    - Diğer bir madde yine bir yağ asidi; konjüge linoleik asit (CLA). Bu madde sadece merada otlayan hayvanları sütünde bulunur ve insan sağlığı açısından çok önemli iki işlevi vardır. CLA doğada bilinen en güçlü antioksidanlardan biridir. Hem damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların önlenmesinde hem de bazı kanserlerin gelişmesinin engellenmesinde çok güçlü etki gösterir. Nitekim CLA’dan zengin beslenen kadınlarda meme kanseri gelişme riski aynı yaş ve risk grubu diğer kandınlara göre %60 daha azdır. CLA’nın diğer özelliği ise şişmanlamayı (yağlanmayı) engellemesidir. Bu nedenle bazı insanlar CLA hapları kullanmaktadır. Ancak hap olarak satılan CLA’lar aspir çiçeğinden elde edildiğinden inek sütünden elde edilenden farklı bir üç boyutlu yapıya sahiptir. Aspir çiçeğinden elde edilen CLA esas CLA’nın bazı özelliklerini gösterse de kalp kasını zayıflatarak kalp yetersizliğine yol açabilmektedir, asla kullanılmamalıdır.

    - Üçüncü madde insüline benzer büyüme hormonu (insuline-like growth hormon) dur. Bu madde insan vücudundaki tüm hücrelerin kendini yenilemesine yardımcı olmaktadır.
    Görüldüğü gibi salt mera otları ile beslenen hayvanın sütü, tereyağı, yoğurdu, peyniri sağlığımızı koruyucu çok değerli bir besin iken “modern” hayvancılıkla elde edilen süt ve ürünleri insanı hasta eder özelliktedir. Ekolojik hayvancılık yasamız, hayvan beslenmesinde verilen tüm besinlerin ekolojik tarımla elde edilmiş olmasını öngörüyor fakat %10 oranında endüstriyel besinlere izin veriyor ve nişasta ve şeker gibi hayvanın geleneksel beslenmesinde hiç yeri olmayan besinleri kısıtlamıyor. Bu nedenle bio-süt, ya da ekolojik süt ürünleri insan sağlığını sadece kısıtlı olarak koruyabilirken, insan sağlığına zararlı maddeler de vermektedir. İnsanı koruyucu hayvancılık sadece türe özgü doğal beslenme ile sağlanabilir.

    Bu yazının giriş bölümünde dile getirildiği gibi temel besin maddelerinin üretimleri de ne yazık ki insan sağlığını tehdit edici niteliktedir.

    Son 60 yılda besin maddelerimizi, dolayısıyla da sağlığımızı bu şekilde kaybettik. Fakat bu doğru olamaz çünkü aynı süre içinde ortalama yaşam süresi beklentisi heriki cinste de 5-10 yıl kadar uzayarak bugün 70 yaşın üzerine çıktı.

    Yaşam süresi beklentisinin uzamasının 4 ana nedeni var:
    1.Ülkemizde yenidoğan ölümleri belirgin oranda azaldı (2005’te binde 22,8) (22).
    2.Doğuma bağlı anne ölümleri çok azaldı.
    3.Aşılama ve antibiyotiklerle enfeksiyon hastalıklarına bağlı ölümler azaldı.
    4.Savaşlar azaldı.

    Yaşam süresi uzaması bu nedenlerle oldu. Son 60 yıl içinde gıdalarımızı bozmasaydık ortalama yaşam süresi beklentisi çok daha yüksek olabilirdi. Nitekim sanayileşmiş ülkelerde son yıllarda sürekli yükselen ortalama yaşam süresi beklentisi 2 yıldır artık düşüşe geçmiştir. Bu özellikle son 40-50 yıldır giderek yapaylaşan, şeker içeriği, trans yağ asidi içeriği, aterojenik yağ asit içeriği yüksek gıdalara bağlanmaktadır.

    Beslenme emperyalizminin ölümcül kıskacından kurtulmanın yollarını bulamazsak 20’li yaşlarda kalp krizi, çocukluk yaşlarında şeker hastalığı ve evlenme çağına gelmeden kanser olan insanları görmeye kendimizi şimdiden alıştırmamız gerekir.

    Tabii ki böyle olması gerekmez. Neler yapılabileceğine göz atmadan önce büyük filozof Noam Chomsky’nin neoliberalizm ve küresel dünya düzeni başlıklı yazsına göz atmakta yarar var: „Stabiliteyi tehdit eden ulusal hükümetler başka ülkeleri de hasta edebilecek „virüsler“ olarak adlandırılırlar. 1948 yılının İtalya’sı bunun için bir örnektir. Aradan 25 yıl geçtikten sonra Henry Kissinger (ABD’nin eski dışişleri bakanı) Şili’yi toplumsal değişim olasılığı bağlamında yanlış mesajlar verebilecek ve başka ülkeleri hastalandırabilecek bir virüs olarak adlandırmıştır” (23). Noam Chomsky bu yazısında kapitalistlerin şu görüşünü de açığa vurur: „ulusalcı hükümetler CUŞ’ları (çok uluslu şirketler) en çok tehdit eden hükümetlerdir ve bu nedenle gerekirse zor kullanılarak ulusalcı iktidarlar yok edilmesi gerekir“.

    O halde yapılacakların başında ulusalcı yapımızı var güçle korumak gelmektedir.

    Bunun dışında neler yapabiliriz sorusunun elbette tek bir yanıtı yok, fakat kestirmeden gidilmek istenirse küçük çiftçiliği korumak ve geliştirmek yanıtı verilebilir.

    Sayın tarım bakanı kırsal kesimde çalışanların sayısının %26’ya gerilemesinden övünç duymaktadır. Sanayileşen ülkelerde sanayinin gereksinimi olan çalışma gücünün kırsal alandan çekilmesi doğal ve durdurulmaz bir gelişmedir. Ancak çiftçinin tarım yapmasını engelleyici yasalar çıkartarak kırsal alanda varoluş olanaklarını kaybettirerek çiftçiyi köyden uzaklaştırıp kentlerin varoşlarına mahkum etmek, sağlıklı bir toplum oluşturmak için yapılması gerekenin tam tersidir.

    Dünya Sağlık Örgütünün Avrupa Bürosu kronik hastalıkların önlenmesi için başlatmış olduğu CINDI programı kronik hastalıkların önlenmesinde tarımla ilgili bazı önerileri de olmuştur (24). Bu öneriler, tarımsal üretimin yerel yapılıp yerel tüketilmesi ilkesine dayanır. Bu ilkenin birkaç gerekçesi vardır:

    -İnsan sağlığına en uygun gıda kendi ekosisteminde yetişen ürünlerdir.

    -Yakın çevreden edinilen sebze ve meyveler tüketiciye varana kadar uzun bir yol katetmek zorunda olmadığından henüz olgunlaşmadan toplanması gerekmez, dalında olgunlaşmasına izin verilebilir, böylece vitamin, mineral ve antioksidan içeriği daha yüksek olur.

    -Besinlerin ülkeler hatta kıtalar arasında taşınması için çok büyük enerji gereksinimi olmaktadır. Nitekim ABD’de bir yılda tüketilen enerjin toplamının %17’si gıda taşımacılığına harcanmaktadır (25). Küresel ısınmanın yerküremizi tehdit ettiği çağımızda bunun ne kadar önemli bir konu olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Küçük çiftçilik ile üretilen ürünler besi değeri açısından endüstriyel tarımla elde edilenlerle karşılaştırılamayacak kadar üstündür. Fakat bu sadece bir özelliği. Küçük çiftçilik toprağı da koruduğundan gelecek nesillerin de beslenmesini güvence altına almaktadır.

    Küçük çiftçiliği desteklemek toplumumuzun geleceğini desteklemek anlamına gelir. Bu amaçla son yıllarda emperyalist baskılar sonucu çıkartılmış olan şeker yasası, tohum telif yasası, tohumculuk yasası, tarım yasası gözden geçirilip Türk tarımını ÇUŞ’lara peşkeş çeken maddeler çıkartılmalıdır. Yıllardır bekletilen biyogüvenlik yasası çıkartılarak ülkenin GDO cennetine dönüştürülmesi engellenmelidir.

    Sigmar Groeneveld „Gıdanın Ölümü“ başlıklı yazısında global stratejiler ölçeğinde bakıldığında genetik teknoloji CUŞlar için çok önemli bir araçtır. Kabaca söylemek istenirse genetik teknoloji küçük çiftçiyi yok etmeye yönelik en güçlü silahtır, demektedir (26). Küçük çiftçimizi korumanın başlıca koşullarından biri biyogüvenlik yasasının çıkartılmasıdır.

    Sonuç olarak beslenmenin demokratikleştirilmesi, küçük çiftçinin, topraklarımızın, suyumuzun ve hayvanlarımızın özgürleşmesi ile sağlanır.

    Bu önerilerle toplumu beslemek olanaklı değil, bilime karşı mı geliyorsunuz, bizi orta çağa geri mi götürmek istiyorsunuz diye karşı çıkanlar elbette olacaktır. Karşı çıkanlara bir hesap sunmak istiyorum:

    2009 bütçesinden tarım desteğine ayrılan pay 4,95 milyar TL, yasal olarak 11 milyar TL ayrılması gerekirken (yasa: bütçenin en az %1’i tarım desteğine ayrılır). Tarımın bu şekilde ihmal edilmesinin sonucu hatalı beslenme kaçınılmaz olmaktadır. Başlıca hatalı beslenme, tütün kullanımı, hareketsiz yaşam sonucu gelişen kronik hastalıkların tedavisi tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sağlık harcamalarının yaklaşık %70’ini gerektirmektedir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de kişi başına sağlık gideri 592 Dolar olarak verilmekte, ülke nüfusu ise 73.922.000 olarak bildirilmektedir (27). Buna göre 2005 kuruna göre Türkiye sağlık giderleri 58 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Bunun yaklaşık %70’i kronik hastalıkların tedavisine harcanması gerektiğine göre Türkiye 2005 yılında 40,7 milyar TL bu uğurda harcamıştır, çok uluslu ilaç ve tıbbi araç-gereç firmalarının yararına.

    Tarıma sadece 4 milyar destek verilir ve küçük çiftçi tasfiye edilirse karşılığında 40 milyar TL tedaviye para harcanır. İnsanların hastalanması sonucu oluşan sosyal ve psikolojik yara da cabası.
    Aklını kullanma cesareti göster! (28).

    Prof. Dr. Kenan Demirkol
    İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi AD
    34290 Çapa-İstanbul
    0212 4142000 Dahili: 31621
    demirkol@isbank.net.tr

    Dipnotlar
    (1) Maguelonne Toussaint-Samat. History of Food. Blackwell Publishing, Sayfa 16, 1994.
    (2) DIE
    (3) Sağlık Bakanlığı Kronik Hastalık Raporu, yıl 2006.
    (4) Nadir Avşaroğlu. Marshall planı, Amerikan dış kredileri ve Türkiye madencilik sektörüne etkileri. » MARSHALL PLANI, AMERİKAN DIŞ KREDİLERİ VE TÜRKİYE MADENCİLİK SEKTÖRÜNE ETKİLERİ » TMMOB MADEN MÜHENDİSLERİ ODASI »
    (5) Geçmişten Günümüze Hava Ulaşımı “Tayyareden uçağa bir montajın öyküsü”. Mühendis ve Makina Dergisi, Sayı:491, Aralık 2000
    (6) Osman Nuri Koçtürk. Yeni sömürgecilik açısından gıda emperyalizmi. Toplum Yayınları 1966.
    (7) http://www.unilever.com.tr/ourcompan...everataglance/
    (8) National Sunflower Association : All About Sunflower
    (9) National Sunflower Association : All About Sunflower
    (10) CIMMYT and Turkey. CIMMYT E-News, vol 2 no. 11, November 2005
    (11) "Türkiye’nin Su Reçetesi”, Türkiye’nin Su Politikaları Görüşü , http://www.dogadernegi.org/data/pdf/...ayfa=su-gorusu,
    (12) Adel Darwish. The next major conflict in the Middle East: Water Wars. Geneva conference on Environment and Quality of Life, Haziran 1994.
    (13) Çevre ve Orman Bakanlığı 2008 Bütçe Sunuş Konuşması, Aralık 2007.
    (14) Prof. Dr. Nevzat Artık. Nişasta ve Nişasta bazlı endüstri inceleme raporu.
    Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, Ankara, 2008.̈
    (15) Mark Anthony, Ph.D. Nutrition Beyond the Trends: The Devil and High-Fructose Syrup. Wellness Foods | Nutrition Beyond the Trends: The Devil and High-Fructose Syrup | Food Processing
    (16) Effect of diets containing genetically modified potatoes expressing Galanthus nivalis lectin on rat small intestine. Lancet, Vol 354, No 9187, pp 1353-1354, Oct 1999.
    (17) Stanhope, KL, Havel, PJ. Fructose consumption: potential mechanisms for its effects to
    increase visceral adiposity and induce dyslipidemia and insulin resistance. Current Opinion in Lipidology 19:16–24, 2008.
    (18) Elliott SS, Keim NL, Stern JS, Teff K, Havel PJ. Fructose, weight gain, and the insulin resistance syndrome. Am J Clin Nutr;76:911–22, 2002.
    (19) Sanda, B. The Double Danger of High Fructose Corn Syrup. http://www.westonaprice.org/modernfo...hfructose.html
    (20) Wardle J. Obesity and Cancer. Funding & Research homepage : Cancer Research UK
    (21) Braudel F. The Structures of everyday life. Sayfa 226. University of California Press, 1992.
    (22) Sağlık Bakanlığı Sağlık İstatistikleri. DIE
    (23) Noam Chomsky. Neoliberalismus und Globale Weltordnung. Dinge der Zeit, Ağustos 1997
    (24) CINDI dietary guide. Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu, yıl 2000.
    (25) Seedling Biodiversity, Rights and Livelihood. Agrofuels special issue. Temmuz 2007.
    (26) Sigmar Groeneveld. Vom Aussterben der Nahrung: Gentechnologie und Lebensmittel
    umwelt •medizin•gesellschaft • 15(2), Sayfa 135, yıl 2002.
    (27) WHO | Turkey
    (28) Immanuel Kant, 1784

    Mülkiye Dergisinde (Bahar 2009, sayı: 262, s: 313-324, Ankara) yayınlanmıştır.


Benzer Konular

  1. Cevaplar: 1
    Son Mesaj : 08-18-2009, 21:38
  2. Zehirleniyoruz
    By admin in forum GÖKÇEK Diyet
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 01-28-2007, 12:16
  3. Diyet Meşrubat içindeki 'Aspartam' maddesiyle zehirleniyoruz:
    By igokcek in forum Beslenme, Diyet ve Kilo Problemleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 06-25-2005, 22:24

Visitors found this page by searching for:

Kahve kısırlaştırır mı

en çok hangi besinlerden zehirleniyoruz

coca colanin icinde hangi katki maddeleri var

dilin ortasında iltihap yumuşama

knorr akdeniz otları püresi fiyat tl

alkol kısırlaştırır mı

demir ilacı devit ilacı ve vitaminlerin toplandığı multi bir ilaç

eritrosit e250 ( )

şeker ikdidarsizliğa yol açiyor

serbetci otu almanca

1990 iki buçuk litrelik kola şişesi şekli

osman nuri koctürk zeytin hakkında duşundukleri

pc yazıyorsa polikarbon mu kanserojen

ketçap kısırlaştırır mı

ostrojen hangi gidalarda

günde 3.4 bira vücuda ne kadar zarar verir

serbetci otu almanca adine

steviya otunun almancasi nedir

coca cola kısırlaştırır mı

fantanın içinde hangi katkı maddesi var

polinöropati almancası

kahve içmek kısırlaştırır mı

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
doğal tedavi | bitkisel tedavi | şifalı bitkiler | tedavi yöntemleri | hemoroid | himalaya tuzu
zona hastalığı, herpes zoster, kuşak hastalığı, mesane iltihaplanması, cystitis, sistitis, sistit, basur, mayasıl hastalığı,hemoroid, hemorrhoid, basur, mayasıl hastalığı,hemoroid, hemorrhoid, vitiligo, beyaz leke hastalığı, cinsel bozukluklar, cinsel isteksizlik, erken boşalma, iktidarsızlık, kısa ilişki, ereksiyon, ülseratif kolit, kalınbağırsak ülseri, böbrek iltihaplanması, nefrit, kurdeşen, kronik ürtiker, anjiyödem, dabaz, kaşınıtlı, kabarcıklı, deri hastalığı, irritabl bağırsak sendromu (İBS), kalın bağırsak hasaslaşması, kolon hasaslaşması, yüksek tansiyon, variz, varikosis, varicose, gastrit, mide mukozası iltihaplanması, ülser, mide yarası, reflü, mide yanması, şişkinlik, kabızlık, hazımsızlık

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.5.2 ©2010, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84